Ağustos 17, 2002

İNTİHAR

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Güncel

KENDİ VARLIĞIMIN SESİ OLAYIM İSTEDİM YAZIK Kİ KADINDIM İntihar denince çok yeni moda bir kavramdan söz ettiğimizi düşünenler olabilir. 1943’de İstanbul’da basılmış bir kitap elime geçti. İkinci baskısı olması kitabın sevildiğinin göstergesi diyebiliriz. Yeni Türk Romanları Serisi başlığı altında basılan romanın adı; Üç Kızın Hikayesi Yazarları Nemide Ali ve Aka Gündüz . Analara ithaf edilen kitap yanlış ebeveyn olanları eleştiriyor. Genç kızlara yapılan baskıları en ince günlük detaylara kadar inerek anlatıyor. Genç kızların kötü yola düşmesinin, mutsuz olmasının müessibi analardır diyor özünde. Sevgisiz anne baba olmayı yeriyor. Üç farklı sosyal tabakadan kızın aynı acıları çektiklerini anlatıyor. En önemlisi intiharı düşünmeleri ve bir kahramanın bunu denemesi. Bir İntihar Vakası başlığı altındaki bölüme giriş cümlesi şu: “Babası Betigül’ü mutlaka evlendirmek azminde idi. Vekilleri gözününden önünden bir bir geçirdi. Bekar vekil bulamadı.” Kızını evlendirmeyi kafasına koymuş bir babanın kızının isteksizliğine rağmen ısrarı verilir burada. Üstelik genç kız bir yerde memur olarak çalışmaktadır.genç güzel bir kızın evlenmeyi red etmesi pek manidar , kuşku uyandırıcı bulunur. En modern ve yüksek tabakadan bir aile ile kenar mahallede eğitimsiz bir ailenin farkı olmadığı vurgulanır. Betigül intihara karar verir: “bir gün evvel eczane eczane dolaşıp aldığı beşer kuruş tentürdiyotu bir bardağın içine döktü. Bütün vücudu tekallus etmişti. Beyni uyuşuktu.” Bir not bırakır ve bardağı bir hamlede içer: “Ağzının içi birden kavladı, uyuştu ve midesindeki ateş ıstırabı gırtlağından beynine doğru çıkmaya çalışırken yere yuvarlandı. Müthiş bir gasiyanla inlemeye başlamıştı ki, hizmetçi yaygarayı bastı.” Hemen doktor çağrılır ve yarım saat içinde müdahale edilir. Gazetelere haber olmasın diye iş ört bas edilir. Savuşturulmuş bir intihar vakası diye düşünülür. Doktor burada bir söylev çeker: “sana bir şey söyleyeyim mi beti, yalnız sana değil bütün genç kızlara! Bir genç kız için intihara teşebbüs, rezaletten başka bir şey değildir. Annene kızar intihara kalkarsan, elalem namusuna toz kondurur. Fasulyenin tuzu az diye kızar intihara kalkışırsın, konu komşu “kim bilir hangi şoförü seviyordu da babası vermedi” der. Namusuna çamur kondurur. İntihar bunun için fenadır. Doğru dürüst bir iş için bile olsa her intihar mutlaka namusa toz kondurur. Hem bana bak Beti! Tentürdiyorla intihar olmaz. Genç kızların aklında bulunsun sakın tentürdiyorla intihara kalkışmayın kepazeliktir.” Buradan da tahmin edebiliriz ki, o dönemde genç kızlar arasında bu tarz intihar vakaları fazlaymış. Daha çok korkutan ama öldürmeyen. Buna doktor çok kızıyor : “neticelenmemiş intihar şantajdır:Neticelenmiş intihar da enayilik!” Sonra dönemde en yaygın yöntemleri sıralıyor: “fakat gördün ya , tentürdiyot öldürmüyor, süblimenin dozu az olduğu için tedavisi kolaydır. Kömürün kokusu yedi mahalleden hissolunur. Bu kuraklıkta çeşmelerin kuyuların başları adamsız kalmadığı için kendini kuyuya da atacak fırsat bulamazsın. Denize atılsan Seyrisefain, Şirketi Hayriye tayfaları , Galatasaray klübünün denizcileri balıktan daha yüzgeçtirler, hemen atılıp kurtarırlar. İple asılmak istersen , mütercilerin akıbetlerini gözünün önüne gelir ürkersin. Tabanca desem şimdi ki barut inhisarının fişeklerinden yüzde doksan dokuz üç çeyreği patlamıyor. O halde ne yapmalı?” onun tavsiyeyi kızların intihar için hukuk ya da felsefe okumalarıdır! Yani okumak en iyi kadın intiharı doktorun gözünde! “Üç Kızın Hikayesi” romanında 1940’larda kızların intihar araçları seçiminde çok masum olduğunu görüyoruz. Teknoloji olmadığı için de intihar pek kolay bir yol bulamaz kendine. Genellikle aşık genç erkeklerin ya da çoğunlukla genç kızların intihar etmeye teşebbüs ettiğini öğreniyoruz romandan. En temel nedeni, bugün de geçerli olan, eş seçmenin özgür olmaması sorunu. Ailelerin evlilik konusunda kendilerini birincil karar mercii görmeleri. Bu romanda anlatılan kız yetiştirme yöntemi , maalesef geçerliliğini yitirmiş değil ülkemizde. Her şeyin yasak olduğu ve sadece evlenerek kendisine bir kurtuluş bulacağı yolundaki anlayış geçerlidir. Büyük kentlerde 1970’li yıllarda da kızlar tentürdiyot yerine hap içerek intihara kalkışırlardı. Optalidon en moda hap olarak seçilirdi. Bu nedenle hastanelerin acil servisleri bu kızlara öfkelenen doktorlarla doluydu. Çünkü mide yıkama operasyonu zaman alan ve lüzumsuz bir iş olarak görülürdü. Psikolojik danışmanlık o zaman bilinmezdi. O günlerde de bugün de intiharın anlamı genç kızın namus meselesi olarak görülmesidir. Bunu beş yıl çalıştığım Güney Doğu’ dan çok açık ve net biliyorum. Oralarda hemen intihara karar verilmiyor, çünkü elalem derhal kızın namusu için dedikoduya başlıyor. Bu sosyal olarak daha büyük bir intihar demek oluyor. Yapılan çalışmalarda kadınların daha çok intihar ettiği ve garantili yöntemler seçtiği yolunda. Çünkü ölmemek daha sonra ölümden beter bir hayat,şiddet demek. Batman intiharları basında çok yer aldı ama benim gezdiğim bölge içinde olan Şırnak ‘da da intihar vakaları ciddi boyutlardaydı. Batman ‘ da insanlar intihar konusunda konuşmayı hiç sevmiyorlardı. Üç ay çok yakın ilişkiden sonra konuştuklarında dedikleri şu: “İntihar etmek için insanın çok çaresiz kalması gerekir. Sadece bekaret bozulunca insan çaresiz kalır. Bekaret kaybı intihar nedenidir. Seni öldürecekleri için kendini öldürmek zorunda kalırsın.” Onları destekleyen bir gazete haberi: “tecavüze uğrayıp, hamile kalınca intihar eden 15 yaşındaki kızı , ailesi ip verip “kendini as,namusunu temizle” diyerek ölüme itmiş. Annesi Elif’e intihar etmesi için baskı yaptığını kabul ediyor.”* Bu nedenlerden biri diğeri ise toplumsal psikolojinin negatifliği. Şiddet ve terör olaylarının baskısı.işsizlik ve gelir dağılımı da nedenler arasında. Fakat Batman ‘da görevli Sosyal Hizmet Uzmanı Lütfullah Aksoy’un raporu “namus” kavramı konusunda genç kızların çaresizliğini şöyle anlatıyor: “Yörenin genç kızları Batman’ dan kurtulmanın bir yolu olarak gördükleri için kamu görevlileri ile ilişkiye giriyor, eğer evlilik gerçekleşmezse, bakire olmadıklarını gizlemek için ve “namus” ile ilgili aile infazlarına karşı tek seçenek olarak intiharı görüyorlar.” GüneyDoğu’da ÇATOM ‘larla ilgili ilk gazete dizisini yapan bir gazeteci olarak ÇATOM’ (Çok Amaçlı Toplumsal Merkezler) lardan çok şey öğrendim. Bir çok kızdan, kadından mektup aldım,yarışmalar düzenledik ve konuştuk. Sadece ve sadece okumak isteyen çok kızla tanıştım. Deliler gibi okuma isteği olan bu kızlara hiçbir şans verilmiyor. Batman’ da intihar edenlerin büyük çoğunluğu okur yazar olmayanlar(%42.9) ,ilkokul mezunları da %33; yani toplam yüzde 80.9 gibi çok yüksek bir oran. Okutulma yasağının önündeki engellerden biri olarak müslüman bağnazlığını gösterenlere en iyi örnek Mardin’ de konuştuğum bir Süryani kadındı. Okumasına izin verilmediği için intihar teşebbüs etmiş ve kurtarılmış. Hastanede doktor sormuş: “yine aşk meselesi mi?” diye. Ana babası da yok biz okuyamazsın diyoruz diye itiraf etmiş. Doktor neden engel olduklarını sormuş ve onları ikna etmiş. Şimdi diş hekimi olan hanım o doktora minnettardı. Eğitim alanlarda hiç sorun yok mu? Tam tersine sadece ÇATOM da eğitilenlerde bile aile içi çatışma ve toplumla çatışma gözleniyor. Kadınlar öğrendikçe aile içinde açmaza düşüyorlar. Bir genç kızın ağabeyinin öfkeyle söyledikleri çok anlamlı: “ÇATOM’ a gideli bozulmuşsun,dilin uzamış!” dili uzun kızlar evde kalıyor ya da hemen baş göz ediliyor açılmasın diye. Lise mezunu olmayı başaranların ise uyumsuzluk ve hayal kırıklığı daha büyük. Aldıkları eğitimle katı geleneksel yapı çatışıyor. Burada yöntemlere de bakarsak 1940’lı yıllarla kıyaslama yapabiliriz belki: Batman’ da genç kızlar en çok kendini asarak intihar etmiş. İkinci sırada yer alan yöntem ateşli silah kullanımı. Üçüncü sırada ilaç ve sonra yüksek yerden atlama geliyor. Terör ve şiddet ateşli silahlarla damgasını günlük hayata vurmuş görünüyor! İntihar da insanın kendi bedenine, hayatına dönük bir şiddet eylemi burada. Hukuk dışı eylem ve araçların günlük hayata etkisi , adalet kavramının yokluğu ve birey olmasına izin verilmeyen genç kız ve kadınlar….. İntihar edenler içinde bekar kadınlarla, 25 yaş altındaki yeni evliler en üst kademede yer almakta. Çok genç yaşta evlenme ve derin hayal kırıklığı , şiddete uğrama benim de orada en çok tanık olduğum tabloydu. Oralarda yaşamayanlar hamile kadınlara kızarlar. “Bak şuraya dört çocuğun var,yine hamilesin” diye. Çünkü töre gereği hamile kadının üstüne erkek kuma alamaz. Kadın bu nedenle devamlı hamile kalarak “tek eşli” olma halini korumaya çalışır. Hiç doğurmayanın da kumadan kaçma şansı yoktur. Çünkü soyun devamı esastır. Bunun aracı olarak kadının bir değeri vardır. Çocuk yoksa kadının önemi hiç olamaz. Batman’da konuştuğum kızlar isteklerini şu sıralamada yapmışlardı: *özgür olmamak *bir şey istiyorsun elde edemiyorsun *okutulmamak *aile ve çevre baskısı *ekonomik yetersizlik *hareket etme özgürlüğümüz yok Yani ; birey olmak istiyorlar. İrade kullanmak talepleri. Çarşıya çıkıp alışveriş yapması “namus” meselesi sayılan kadınlar için çok şey istiyorlar! Batman 2001 yılının Nisan ayında 39 intihar girişimi ve 13 intiharla gündeminden intiharı silemeyen bir kent oldu. En son intihar vakası ise, kalaşnikofla kafasına bir mermi sıkan 11 yaşındaki ilkokul öğrencisi o ay içinde. Batman vahşi Batı’ da aniden ortaya çıkan “altına hücum” kasabalarına benziyor aslında. Geçmişi olmayan kentin yapısı modernizmle yerel ve geleneksel kültürün bıçakla ayrılmış gibi iki kesim olmasıyla da anlamlı . Batman’a dışarıdan bakanların gördüklerini yazdım hep. Bakalım içeriden biri ne diyor. Batman’ dan gelen bu kısa mektup çok etkileyiciydi:* “nameme başlamadan önce susuz çiçeğimiz, güneşsiz yarınımız, Batılının gözünde çirkef olan, fakat gerçekte, belki de mini minnacık ilgi görürse bir Bursa kadar güzel olan Batman’ımıza ilginizden dolayı şükranlarımı sunarım. Daha mektubumun başında içinizi kararttığım için çok üzgünüm, fakat içimdeki sıkıntıları anlatabilmeye Türkiye’ nin ağaç bütçesi yetmez! Şimdilik bunları bir kenara bırakıp kendimi tanıtmak istiyorum. Ben öndört yaşında , altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu, ilk okul mezunu , halk Eğitime bağlı ÇATOM kurs merkezinde nakış bölümü öğrencisiyim. Babam Batman sağlık lisesinde ayniyat saymanlığı yapmakta. Günlerimin çoğu kursta geçmekte.saat 16’ dan sonra, kurs dönüşü ev işlerine yardım ediyorum. Hafta sonlarını ailemle ev temizliği falan yaparak geçiriyorum. Hayatım çok sade görünse de düşüncelerim allak bullak durumda. Nedeni, mektubumun başında anlatmaya çalıştığım gibi, ben ve benim gibi olan arkadaşlarımın geleceği; yani umudumuz, vatanımız,doğup büyüdüğümüz topraklar, Batman.Bu konuda kısaca şunu söylemek isterim.ne olur arkadaşlarınıza ve çevrenizdeki insanlara Batman’ın geçmişini unutup biz “yarınımız” dediğiniz gençler için bir de madalyonun öbür yüzüne bakmalarını anlatmanızı istiyorum. Keşke Batı’ da bulunan herkes sizin gibi bizimle ve en önemlisi Batman’la ilgilenebilse. Batı’nın gözünde Batman çirkeftir, kötüdür. Siz öyle bakıyorsunuz. Burası benim vatanım, yaşadığım yer, oturduğum yer, sevdiğim yer e var olduğum yer. Acaba biz bu kadar kötü müyüz?merak edip de, birazcık merak edip de, gelseniz bizimle ilgilenseniz. O zaman geleceğinizi bizimle , birlikte birleştirirsiniz.” Güneydoğu ve Doğu ‘ da “Batılılar” kavramı biz Türkiye’nin Batı’ sında oturanları tarifler. Batı’lıların onları sevmediği, önemsemediği ve hatta kendinden saymadığı gibi bir yargı vardır. Biz Batı’da bundan pek de haberdar değilizdir. Van’da ortaokul öğrencilerini değişim programı çerçevesinde batılı aileler yanına götüren öğretmen çocukların el havlularını aldığını görmüş. Nedenini sorunca ;” onlar Doğuluyuz diye bizden tiksinirler biz kendi havlumuzu götürelim daha iyi” demişler. Batı’ da oturanlar da daha Batı ‘da oturanlardan şüphe ediyor! Avrupalılar bizden tiksiniyor sanıyoruz. Burada toplumsal psikolojide bir travma olduğu, bir deformasyon olduğu aşikar. İntihar bireysel bir vaka olmakla birlikte toplumsal yüzü çok önemli. 1998 ‘de bölgede ilk çalışmayı yapan ekip raporu bu açıdan okuyor.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiatri bölümü öğretim üyesi doç.dr. Aytekin Sır diyor ki: “bir ülkede intihar oranlarının değişmesi çok zordur. Durkheim, toplumların belirli intihar oranları olduğunu ve bu oranların yüzyıllar içinde bile oynamadığını söyler.Bizim araştırmamızda ise , beş yıl içinde bile yüzde ellilik bir artış olduğu sonucu çıktı. Elimizdeki veriler merkez nüfusun artmasıyla doğrudan bir ilgisinin olmadığını, ciddi sorunlar olduğunu ortaya koydu.

Araştırmamızın önemli sonuçlarından biri de, bütün dünyada erkek intiharları kadın intiharlarının iki katı. Bu eylemi gerçekleştirenler 15-24 yaş grubunda. Buna benzer sonuç bir de Taipei Çin bölgesinde . o bölgede sosyal baskının çok olduğu bir yer.”* Çin, ultrasonu kız bebekleri aldırmak için kullanan bir gelenek zaten! Ekonomik nedenler ve şiddet yeterli olsaydı 1979’ da intihar vakaları ayyuka çıkması gerekirdi. Oysa türkiye’ de 766 vaka tespit edilen. “Çatışmaların doruk noktası olan 1980’ de bu sayı16 azaldı.”* Dışa açılmanın artması ve farklı ekonomik yapıya geçmenin ardından intihar vakaları tırmanışa geçiyor. Kadınların vatandaş ve birey olamadığı bir toplumda modernleşme ve modernleşmenin araçları kadınları hayal kırıklığına itmekte. Demokratikleşme süreçi de kadınların aleyhine işlemekte bu durumda. Çünkü demokratik talepleri olduğunu iddia eden erkekler kadınlara ve gençlere karşı “demokrat” değiller. Demokrasi sadece erkeklerin haklarını ve haklılığını genişletme süreci sanılıyor. Sosyalizasyonunu gerçekleştirememiş olan Türkiye kadın erkek birlikte sosyal alanda yan yana yaşamayı öğrenemedi henüz. Modernleşme ve muasır medeniyet seviyesi bunu gerektirmekte. Türkiye sosyal ve kültürel alanda kadına ve gençlere yer açmadıkça, bu marjinal kesimler siyasi yelpazede temsil edilmedikçe sorunlarımızı çözmemiz mümkün değil. Bölgede yapılan bir araştırmada kadınların %90 nı kocam karar vermeden sokağa çıkamam diyor! Kocasından izinsiz sokağa çıkamayan kadının yaşama sevincini nasıl diri tutması sağlanır dersiniz? Asosyal ve okutulmayan kadınlar kendilerini hiçbir işe yaramaz hissediyorlar. Hiçbir konuda karar veremeyen, irade kullanmasına izin verilmeyen genç kızlar ve kadınlar yaşamaktan vazgeçiyorsa suçlu kim acaba? Mesnevi der ki: Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz dünyayı öyle durur gördüğümüzden bu yenilenmeden haberdar değiliz. Her nefeste yenilenen dünyanın dışında kalan kadın nefes almaktan vazgeçiyorsa “intihar” eylemden çok mesaj anlamı taşımaktadır derim. “Bir pencere yeter bana bir tek pencere Bilince ve bakışa ve suskunluğa İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı Ey dost,ey kardeş,ey herkes! Yazın tarihini gül soykırımının Aya vardığınızda!”* Kadınlar olmadan asla aya varamayız kardeşler, haberiniz ola! NEVVAL SEVİNDİ Kaynakça *16.08.02 tarihli hürriyet *Anahaber yayını *Kalkınmada Kadının Rolü ve Yerel Katılım Nevval Sevindi *Batman’da kadınlar Ölüyor Müjgan Halis *Sonsuz Günbatımı Furuğ (Farsçadan çeviren Onat Kutlar/Celal Hosrovşahi)

32.GÜN DEŞİFRESİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: 32.Gün, Arşiv, Basında

NECİP H.:Ben asla konuşurken saldırmıyorum.
NEVVAL SEVİNDİ:Tabi söylediniz konuşurken saldırmassanız,saldırmam
NECİP H.: Bakın Nakşibendiler, rufailer,,kaplancılar, dediğimiz iccb’ciler, mücahideciler, süleymancılar, nurcular ve bunların yurt dışı bağlantıları üzerine çalışıyorum. Her bir cemaate siz bir sosyal fenoman olgu diyerek kabul ettiğinizde ve bunlara yasal dokunulmazlık getirdiğinizde Türkiye’de hukuk devleti olmaz. Bunların hepsi çıkar,aynı görüşte olan insanlar bu devleti yıkma hakkına sahiptir.O açıdan ben şunu söylemek istiyorum
MEHMET ALİ B.: Fettullah’ın bir dokunulmazlığı var diyorsunuz. Fettullah Gülen’in bir dokunulmazlığı mı var?
FAİK BULUT: Var var
NECİP H.:Ben şunu söylemek istiyorum Nevval Hanım bilmediği başka şey var.
NEVVAL SEVİNDİ: siz nerden biliyorsunuz. Siz benim nereden ne bildiğimi bilmeden nasıl hakkımda böyle dersiniz.
NECİP H:Ben 20 yıldır üniversitede ışık evleri ile ilgili bütün öğrencilerle. Bakın ben çok basit bir örnek vereyim eğitim bültenleri, broşürler var bunu çok rahatlıkla gösterebilir. Mesala Nevval Hanım gibi son derece şık bir hanımefendi, bunların istediği düzen geldiğinde karşılaşabileceği bir olay aynen şöyle söylüyor önce tekdir edin, uyarın sonra yatağınızı ayırın, sonra da yatağınızı ayırın sonrada dövün ama döverseniz kemiğini kırmayın, teninde yara açmayın şimdi düşünebiliyormusun bu eğitim bültenlerine broşürlerine inemeden bu eğitimleri görmeden Nevval Hanım bu şıklığı ile bu zerafeti ile aramızda oturabiliyor. Tıpkı Cumhuriyet sayesinde ama böyle bir İslam Devleti geldiğinde bunların istekleri gerçekleştiğinde burada yan yana oturup konuşmamız asla mümkün değil.

NEVVAL SEVİNDİ:Beyefendinin söylediklerine karşı çıkıyorum herhalde çünkü ben onun avukatı değilim onu savunmuyorum benim savunduğum sosyal bir fenomeni olduğu bir sivil hareket olduğu, bir sivil toplum hareketi olarak önemli olduğu ve bu Amerikada 1991’de bir tane olan Carter okul gibi dünya’da ona doğru bir tür trend kayması olduğu 2002 yılında Amerika’da 1 milyon öğrenci Carter okullarda okuyacak ve Carter okullar bugün Amerika tarafından destekleniyor, fakat Türkiyedeki gibi herkes zeki değil. Amerika’da o yüzden Amerikan kongresi bu konuda rapor hazırlıyor ve 1997’de hazırladığı raporda peki insanlar niçin çocuklarını kamu okullarından alıp özel eğitime çok özel eğitime tabi okullara yolluyor. Sorunun cevabını bir kişinin aklıyla değil kendi bilimsel çabayla yapıyor ve Amerikan kongresinin araştırma sonucu çok ilginç mevcut eğitim sistemi günümüz hayatını öğretemeyecek kadar hantal bürokrasi eskimiş standartlara aykırı müfredat, çocuklarada daha yetkin eğitim sağlama güdüsü bütün dünyada sivil toplum ayaklanmış, uyanmış devletin yapısını değiştirmeye çalışıyor organizör devlet diye rolünü değiştirmeye çalışıyor. Totoliter zihniyeti yıkmaya çalışıyor

 

32.GÜN PROGRAMINDA NELER OLDU?

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: 32.Gün, Arşiv, Basında

32. Gün
Sevgili seyirciler iyi geceler bu akşam sizlere yine Türkiye’nin en çok konuşulan konusunu getirdik. Fettullah Gülen basına yansıyan raporlar, siyaset meydanı programında yayınlanan kasetler ve ondan sonra haberlerde yayınlanan kasetler Fethullah Gülen imparatorluğunu sarstı . Fettullah Gülen’in son yıllardaki imajı hoşgörü ve diyalogdan yana ılımlı bir din adamı şeklindeydi. Yurt dışındaki okulları herkes tarafından alkışlanıyordu. Cumhurbaşkanı ve Başbakandan gazete sahiplerine, bilim adamlarından sanatçılara kadar çok geniş bir çevrenin saygıyla izlediği bir insandı. Son kasetler ve raporlar bu görüntüyü birden bire allak bullak etti. Çok kişininde kafası karıştı. Fettullah Gülen’in göründüğü gibi olmayan,laik devleti içinden fethedebilmek için takiye yapan bir tarikat lideri imajı ortaya çıkarıldı. Bu gece tartışmamıza katılacak olanları tek tek tanıtmak istiyorum. Önce araştırmacı yazar Fettullah ile ilgili kitapları olan sayın Faik Bulut. Sayın Nevval Sevindi bundan önce çok incelemeleriniz oldu söyleşileri Fettullah Gülen’le kitap haline getirildi ve Samanyolu TV’de program yapıyorsunuz. Necip Haplemitoğlu çok ilginç Fettullah Gülen’in okullarını UNİCEF bursuyla inceleme imkanı buldu. Yani okullar konusunda gayet birikimli bir insansınız.
 

ÖZBEK HAYRANI

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Mardin Savruk’ da doğar Bayram Balcı. Çiftçi , kalabalık bir ailenin çocuğu olarak. Mardin’in çokkültürlü, çok dilli, çok dinli havasında büyür. Anadili arapçadır. Okula gidince Türkçe öğrenir. İlk kez mardin’ e gittiğini asla unutamaz. Heyecan ve sevinçtir Mardin. Annesi bölgede yaygın olan böbrek hastalığından ölür. Yeni anne gelir ve onunla birlikte fransa macerası başlar. Günlerce Fransayı hayal eder kardeşler. Eşyalarını koyacak yer bulamazlar. Vedalaşmalar uzar. Her türk gibi Almanya ya gitmek isteyen mehmet bey Fransa’ da mecburen kalır aslında. Peugot fabrikasında çalışır yıllarca. Bugün iyi ki Fransa’ da kalmış babam diyor Bayram bey. Fransa’yı demokratik bir ülke olarak tanımlıyor. Paris’i çok sevmese de havasını özlüyor. Onun aşkı OrtaAsya. Fransız vatandaşı olunca tanışır OrtaAsya ile ve bir daha da ayrılamaz. Sayısız kereler gider Ortaasya’ya bursla. Başına komik öyküler de gelir. Oradan başlıklar,şapkalar ve takkelerle dolu döner kolları. Çeşitli anlamlar taşıyan simgelerdir bu şapkalar. Siyasal bilimleri bitiren Bayram beyin doktora tezi OrtaAsya ve orada rasladığı Türk okulları. Sayısız makale yazan Bayram bey bugün bir çok dil konuşan, araştıran bir akademisyen. Hem okullardan hem dış İşlerinden burs alarak tüm bölgedeki Özbek ve Türkmenlerle ilgili çalışıyor. En son Suudi Arabistan ‘ a göç etmiş yaşayan özbekleri incelemiş. Ayrıca özbekce –Fransızca sözlük çalışmasını bitiren bayram bey çalışınca her şeyin olduğuna inanıyor. Çalışanı destekliyor bu ülke diyor. Onu hasetle dinliyor insan doğrusu. Devletin desteklediği bilim ülkesinin önünü açar elbette.

BİR MİLLETVEKİLİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

İsminur Lone Yalçınkaya Sivas göçmeni bir işçi ailesinin kızı. Danimarka’ya geldiğinde on yaşlarındadır. Burada okur. Dilini öğrenir. Ticaret lisesini bitirir. Akrabasıyla mutsuz bir bir evlilik yapar. Oğlu Ozan en büyük kazancıdır. Ozan , Danimarka doğumlu ve Türkçe bilmeyen sevimli bir çocuk. Annesinin yoldaşı, canı ve her şeyi. İşe giderken , yolda, trende hep birlikteler… İsminur hanım 23 yıldan beri Danimarka parlamentosuna giren ilk Türk kökenli milletvekili. 18 yaşlarında politikaya ilgi duyan İsminur hanım tüm Danimarkalı politikacılar gibi otobüsle işine gidip gelen bir parlamenter. Burada başbakan da bisikletle işine gidiyor zaten. Danimarka’ da politikaya girmek çok zor değil. Çünkü ülke gençlere alt yapıyı hazırlıyor. İsminur hanım ilk kez gittiği partide kendisine gösterilen sıcak ilgiyi ve samimiyeti bu gün bile sevgiyle hatırlıyor. O günden beri partinin üyesi olan İsminur hanım Türk gençlerin politika ile ilgilenmesi gerektiğini düşünüyor. Varolan fırsatlardan yararlanmak gerektiğinin altını çiziyor İsminur hanım. Bugün Danimarka’ da Türk olmak pek kolay değil. Her iki toplumun da birbirlerine önyargılı olması birbirlerine açılmayı engelleyen en önemli faktör. Danimarkalılar Türkleri sırtlarında bir yük olarak görüyorlar. Türk toplumu geldiği yıllar olan 1960lı, 1970li yılların değerleriyle yaşamakta bu gün bile. Türk toplumunun en derin sosyal yaralarından biri olan; zoraki evlilikler Danimarka’ da yasaları bile değiştirmiş. Bugün 25 yaşından önce evlenerek Danimarka’ya yerleşmek mümkün değil. İsminur hanım yabancı kadınlarla ilişkili bir dernek kuruluşunda bulunur ve kadınların dertlerini daha yakından hisseder. Kadınların toplum dışındaki yaşamlarını sosyalleştirmeye çalıştıklarını söylemek mümkün. Bugün milletvekili olmasına karşı ailesi ile çeşitli sorunlar yaşamış olan İsminur hanım politikada bir yer edinince ailesi tarafından onaylanır. Bugün gençken aile içinde yaşadığı sıkıntıları pek konuşmak istemeyen İsminur hanım aile içinde kız çocuğunun omuzlarına çok ağır yükler konduğunu söyleyebilmekte bize. Danimarka’ da bir diğer önemli sosyal yaramız; evden kaçan kızlar sorunu. Evde çok sıkılan ve bunaltılan Türk gençleri sosyal danışmanlık ve kendilerine verilen hukuki avantajlardan yararlanarak evden kaçmakta. Fakat bunun bedelini genç kızlar çok ağır ödemekteler. Özgürlüğü bilmeyen, onu nasıl kullanacağına dair bir fikri bulunmayan kızların iki kültür arasına sıkıştığı gözleniyor. Türk toplumu kaçan kızları toplumlarından dışlayarak onları tamamen kaybetmekteler. İsminur hanım bu konuda Danimarka kurumlarının da Türk kültürünü bilmemesini büyük bir eksiklik olarak görüyor. Medyada geniş yer verilen İsminur hanım olumlu bir Türk kadını modeli toplum için. Yabancılarla ilgili bir çok yargının değişmesinde rol alan İsminur hanım bir çok çalışmaya imza atar. Merkez Demokratları Partisinin yabancılarla olan ilişkini olumlu kılar. Danimarkalılara vermemiz gereken Türk kültürü bilgisi, sıcak insan ilişkileri belki de… bunu yapabilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyor elbette. İsminur hanım gibi Avrupalı Türkler ne kadar çok parlamentoya girerse Türklerin kendini anlatması o kadar kolaylaşacaktır. O yalnız ama güçlü bir kadın. Kendine güvenerek mücadele eden ve bu mücadeleyi sürdüren bir Türk kadını. İ

sminur Lone Yalçınkaya Sivas göçmeni bir işçi ailesinin kızı. Danimarka’ya geldiğinde on yaşlarındadır. Burada okur. Dilini öğrenir. Ticaret lisesini bitirir. Akrabasıyla mutsuz bir bir evlilik yapar. Oğlu Ozan en büyük kazancıdır. Ozan , Danimarka doğumlu ve Türkçe bilmeyen sevimli bir çocuk. Annesinin yoldaşı, canı ve her şeyi. İşe giderken , yolda, trende hep birlikteler… İsminur hanım 23 yıldan beri Danimarka parlamentosuna giren ilk Türk kökenli milletvekili. 18 yaşlarında politikaya ilgi duyan İsminur hanım tüm Danimarkalı politikacılar gibi otobüsle işine gidip gelen bir parlamenter. Burada başbakan da bisikletle işine gidiyor zaten. Danimarka’ da politikaya girmek çok zor değil. Çünkü ülke gençlere alt yapıyı hazırlıyor. İsminur hanım ilk kez gittiği partide kendisine gösterilen sıcak ilgiyi ve samimiyeti bu gün bile sevgiyle hatırlıyor. O günden beri partinin üyesi olan İsminur hanım Türk gençlerin politika ile ilgilenmesi gerektiğini düşünüyor. Varolan fırsatlardan yararlanmak gerektiğinin altını çiziyor İsminur hanım. Bugün Danimarka’ da Türk olmak pek kolay değil. Her iki toplumun da birbirlerine önyargılı olması birbirlerine açılmayı engelleyen en önemli faktör. Danimarkalılar Türkleri sırtlarında bir yük olarak görüyorlar. Türk toplumu geldiği yıllar olan 1960lı, 1970li yılların değerleriyle yaşamakta bu gün bile. Türk toplumunun en derin sosyal yaralarından biri olan; zoraki evlilikler Danimarka’ da yasaları bile değiştirmiş. Bugün 25 yaşından önce evlenerek Danimarka’ya yerleşmek mümkün değil. İsminur hanım yabancı kadınlarla ilişkili bir dernek kuruluşunda bulunur ve kadınların dertlerini daha yakından hisseder. Kadınların toplum dışındaki yaşamlarını sosyalleştirmeye çalıştıklarını söylemek mümkün. Bugün milletvekili olmasına karşı ailesi ile çeşitli sorunlar yaşamış olan İsminur hanım politikada bir yer edinince ailesi tarafından onaylanır. Bugün gençken aile içinde yaşadığı sıkıntıları pek konuşmak istemeyen İsminur hanım aile içinde kız çocuğunun omuzlarına çok ağır yükler konduğunu söyleyebilmekte bize. Danimarka’ da bir diğer önemli sosyal yaramız; evden kaçan kızlar sorunu. Evde çok sıkılan ve bunaltılan Türk gençleri sosyal danışmanlık ve kendilerine verilen hukuki avantajlardan yararlanarak evden kaçmakta. Fakat bunun bedelini genç kızlar çok ağır ödemekteler. Özgürlüğü bilmeyen, onu nasıl kullanacağına dair bir fikri bulunmayan kızların iki kültür arasına sıkıştığı gözleniyor. Türk toplumu kaçan kızları toplumlarından dışlayarak onları tamamen kaybetmekteler. İsminur hanım bu konuda Danimarka kurumlarının da Türk kültürünü bilmemesini büyük bir eksiklik olarak görüyor. Medyada geniş yer verilen İsminur hanım olumlu bir Türk kadını modeli toplum için. Yabancılarla ilgili bir çok yargının değişmesinde rol alan İsminur hanım bir çok çalışmaya imza atar. Merkez Demokratları Partisinin yabancılarla olan ilişkini olumlu kılar. Danimarkalılara vermemiz gereken Türk kültürü bilgisi, sıcak insan ilişkileri belki de… bunu yapabilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyor elbette. İsminur hanım gibi Avrupalı Türkler ne kadar çok parlamentoya girerse Türklerin kendini anlatması o kadar kolaylaşacaktır. O yalnız ama güçlü bir kadın. Kendine güvenerek mücadele eden ve bu mücadeleyi sürdüren bir Türk kadını.

MADENCİLER

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Madenin kapısından balarısı sürüsü gibi çıkarak dağılan madenciler karanlık bir dünyanın pırıltılı gece böcekleri sanki. Almanya’da yaşayan 56 bin civarındaki maden işçilerinin içinde Türkler önemli bir sayıda. Kapkara yüzlerindeki meraklı gözlerle beni izliyorlar. Sarı baretli işçiler yeşil baretli güvenlik sorumluları mavi baretli elektrikçiler arasında kalıyorum. Onlar şakalaşarak gün ışığına merhaba diyorlar. Madende 19 ayrı ülkeden insan çalışıyor. Friedrich-heinrich/ Rheinland madenine ilk giren Türk Televizyonu olarak ilgi topluyoruz. Madene inmek uzun izinler sonucu olabilen bir iş. Madenin koruyucusu saint Barbara Almanya’ da tüm maden işçilerinin koruyucusu olan azize. Onun üzgün yüzü madende yıllardır çalışan Türk işçilerinin öyküsünü anlatır gibi. Bu havzadaki madenlerde genelde Türkler çalışıyor hatta en zor yerlerde çalıştıklarını da söyleyebiliriz. 1960’ lardan beri getirilen maden işçileri artık bu kasabaların yerlileri olmuş. Ocaktan çıkan işçiler elbiselerini tavana asıp duşlarını alıyorlar ve tertemiz giyiniyorlar. Tavanda asılı giysiler masalsı bir dünya tadı veriyor mekana. Sonra evinin yolunu tutuyor herkes. Bazıları da kafede bir şeyler atıştırıyor. Bu Türk işçilerinden davud bozçelik de evinin yolunu tutanlardan. Kızı kapıyı açıyor babasına sevgiyle. Kırşehirli Davud bey yeni aldığı evinin bahçesinde ağırlıyor bizi. Kızları, oğlu ile birlikte olmanın keyfini çıkarıyor. Kahvesini yudumlarken günlük gazetelere göz atıyor. Türk televizyonlarını izlemek için çanak antenini düzelterek biraz bahçeyle ilginiyor. Biraz alış veriş ederek yolda sohbet . Bugün kentte eğlence var. Kent merkezindeki eğlenceyi oğlu çok seviyor. Davud bey 1972 de almanya’ ya gelmiş. Bugün Alman vatandaşı olmayı istemiyor gerekçesi de “bana alman denmesini istemiyorum”. O da Türkiye ‘ de gördüğü ve dinlediği “Almancılara” kanarak hayaller kurmuş. Yine de Annesi babası Türkiye’ ye dönünce tek başına kalsa da devam etmek istemiş davud bey. İlk madene girdiği gün ödü kopan Davud bey sonra yılların nasıl geçtiğini anlamaz. Madencinin soluduğu, yediği içtiği taştır diyor herkes. Varolan maden işçisi sayısını yarı yarıya azaltmaya çalışan Almanya bu konuda güçlüklerle karşılaşıyor. Çocuklarını okutan Davud bey Türkiye’ de kalsaydı bu kalitede yaşamı olacağına inanmıyor. Türk devletini arkasında hissetmek istiyor insanlar bunu herkesle konuşurken anlıyoruz. Ekrem bey de 20 yıldır madende babası da 1960Larda maden işçisi olarak gelmiş ve 30 yıl madende çalışmış. O zamanlar Almanya’ da televizyon siyah beyaz , evlerde de banyo tuvalet yoktu diyen Ekrem bey babasının şartlarının çok daha ağır olduğunu anlatıyor. Kütahyalı Ekrem bey eşini kaçırarak evlenmiş. Çocuklar olunca buzlar çözülmüş. Ünser hanımın madenci eşi bugün hastanede yatıyor. Madenci hastalığından depresyona giren eşinin durumu tehlikeli. Madenci eşi olmak hiç kolay değil. Son cümle: madenin karanlık dehlizlerinden yaşamın aydınlığına çıkmak pek kolay olmuyor. Biz konuşurken orada iki öğrenci kızı ders çalışırken yakalıyoruz sohbet için. Maden işçilerinin kızları okuyor artık. Onlar Almanaya’ da doğmuş olsalar da Türkiye’yi seviyor. Onu istiyorlar. Yarım Türkçeleriyle duygularını anlatıyorlar. Her iki ülkede de yabancı olmaktan şikayetçi genç kızlar. Kendilerini Almanya’ da daha rahat ve özgür hissdiyor onlar. Yürekleri Türkiye’ ye çağırıyor onları. Eşlerini yine de Türkiye’ den istiyorlar.

KADIN DRAMI

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Lütfiye hanım onbeş yaşında teyzesinin oğluyla evlendirildiğinde başına bunların geleceğini bilemezdi. Bunca mutsuzluk, özlem çekeceğini hayal edemezdi. Bunca kırılacağını, yanacağını ne bilsin on beşinde Lütfiye. Hele onu yakan kızının özlemi… Bir parça kor sanki yüreği. Mutlu olmasının önünde kocaman bir engel.lütfiye hanım on yıldır kızının kokusuna hasret. Kızını göremeden geçen on yılda ne acılar geçirmiş Lütfiye hanım. O hüzünle dolu gözlerini kızının hayalinden ayıramıyor. Gözlerinden akan hasret yaşları yemenisinin ucunda ıslak bir veda mektubu gibi. Gencecik bir gelin olarak hep yol bekler. Hep yalnızdır. Hasretlik yazılmıştır onun alnına sanki. Evlendiğinde hasta olan kocası tedavi olsun diye onun danimarka’ ya babasının yanına gitmesine izin verir. Sonra yıllarca görmez onu. Danimarka’ da evli biridir ayni zamanda. On yıl önce eski koca kızını alır götürür Danimarka’ ya. Artık ne ses ne nefes duyar kızından. Evli olduğunda Lütfiye hanım bir garip evlidir gurbetçi hanımları gibi baba evinde oturur. Midesine giden lokmalar kocasından değil, kayın babasından gelir sadece. Hep çalışmak zorunda kalır Lütfiye hanım. Hep boyun eğer. Kadere razı olur Lütfiye hanım. Lütfiye hanımı kızını gönder Avrupa’ ya hayatı kurtulsun derler. Öyle razı olur kızının geleceği adına. Bilemez ki bir gelecek yoktur Avrupalarda. Kızı sevgiden , şefkatten yoksun yaşayacaktır. Eski eşinin eroinman olduğunu söyleyenlere hala inanmadığını söyleyen Lütfiye hanım kızının yaşadıklarını bilmiyor. O kendi yaşadıklarını biliyor elbette. Bugün yeniden evlenen ve bir oğlu olan Lütfiye hanım mutlu bir aileye sahip. Yine de yüreğinde kızının özlemi ona rahat vermiyor. Kızından onu ayıran yoksulluk denen hayat şartları ve de toplumun önyargılı bakışıdır. Arkasında kimsesi yoktur. Bugün gönderdiğine çok pişman. Kızına duyduğu sevgiyi tarif edemiyen Lütfiye hanım bu özlemle yaşlanmış. Her gelen turistte kızının hayalini görür. O turistlere gidip sorar; kızımı gördünüz mü diye. Ağlaya ağlaya giden fatoş’un kokusu gitmesin diye yastığını saklayan Lütfiye hanım özlemini bastırır sürekli. Fatoş’ un bir tek teline kıyamayan anne yüreği dağlara taşlara yazar derdini. Kızının görüntülerini babası ve oğlu ile izleyen Lütfiye hanım Aslında geç kaldığımıza inanmıyorum diyor. Kızı Fatoş’ u kucaklamak için sabırsızlanıyor. Vicdan azabıyla yatıp geceleri uzun ve karanlık geçiren Lütfiye hanım kızına sonuna kadar hak veriyor. Bugün tek isteği onunla aynı dili konuşmak. Sarılmak. Koklamak.Bağrına basmak. Fatoş oradan oraya savrulan bir yaprak gibi uçuşup durur. Annesinin sevgisi uzak bir düş gibi bugün. Fatoş ‘un da Lütfiye hanımın da tek dilekleri birbirine kavuşmak. Fatoş’ un gönderdiği küçük ayıcık binlerce sözcüğü taşıyor annesine. Bu sözlerin Türkçe olması en büyük isteği Lütfiye hanımın. Kızı Fatoş’ un bunalımından kendini sorumlu tutan Lütfiye hanım geleneklerin de suçlu olduğunu söylerken çok haklı. Gençleri zorla, istemeden evlendiren gelenek bir çok insanı mutsuz ve hasta etti. İnsanların cehaleti ve anlayışsızlığı gençlerin geleceğini, mutluluğunu yok ediyor. Lütfiye hanım bunu çok açık yüreklilikle belirtiyor. Anlayana… Lütfiye hanım çok olgun düşünen bir anne. Fatoş kendi kararını verebilecek yaştadır diyor Lütfiye hanım. Bir kere telefon eder Fatoş’a. Fatoş hiç konuşmaz dinler öyle. Yabancı dilden anlatır Fatoş. Eroinman babanın bedelini ödeyen küçük Fatoş bugün 20 yaşında. Büyüklerin yanlış hesaplarının kurbanı olan Fatoş bugün annesinden çocukken kırdığı saati isteyor. O günleri, o zamanı geri getirmek belki özlemi Fatoş’un. Lütfiye hanım bugün vermek istediği tek şey “anne sevgisi”. Kızım Hiç mutluluk görmedi diyen Lütfiye hanım onu mutlu etmek istiyor. Kapısı açık, yüreği açık … Bekliyor….

FRANSAYA KOMŞU BRÜKSEL

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Brüksel’e 80 km.. uzaklıktaki Mol’da yaşıyor ümmühan Arıkan. Mol Türkçe köstebek anlamına geliyor. Ümmühan hanım nevşehirden göçen bir ailenin kızı. Henüz 31 yaşında ama yaşamı bir köstebeğin dağıttığı toprak gibi. 3.5 yaşından beri iki kültür arasında kalmanın ikilemini yaşayan Ümmühan hanım huzuru bulamamış bir türlü. Babası ilk kuşak olarak kızlarını sosyal yaşamdan uzak tutmuş ve okumalarını engellemiş. Köy zamanında duran hayatları saatin ilerlediği Belçika ya uyum sağlayamaz. Eski görenekler flamanca konuşan ve bu ortamda yaşayan ümmühan’ a bir şey veremez. İsteyerek evlenen ümmühan beş yıllık evliliğinde de mutluluğu bulamaz. Evi yanar. Yeni gelinin eşyaları kül olur gider. İthal damat olan eşi uyumsuzluk gösterir. Bu uyumsuzluk ölümle sonuçlanan bir trajediye dönüşür. Dövülerek öldürülen kocasında kurşun yarası da tespit edilir. 1. Ümmühan sakin bir hayatı özlemektedir. Bir fabrikada çalışan koca kendi kuaför dükkanına yakın bir ev onun için yeterlidir. Kocası ise son model araba ve yaşamı özlemektedir. Bu nedenle cinayetle birlikte oysa hayatın hazırladığı senaryo daha farklıdır. Bu oyunda heyecan, sıkıntı ve ölüm vardır. Kocası bir cinayete kurban giden Ümmühan derin bir bunalıma düşer. Küçücük kızı tuğbayı bile gözü görmez. Her şeyden ve herkesten nefret eder. Öfke doludur. Neden onun başına gelmiştir tüm felaketler? Ümmühan Belçika da doğup büyüdüğü halde Türkiye’ de doğup büyüyen bir erkekle evlenmenin sorunlarını yaşarken haksız yere kendini de suçlar durur. Farklı dünyaları biraraya getirmek zordur. bakışının değiştiğini söylüyor. Bugün toplumla daha yakından ilgili. bugün yeni bir eğitim alarak yuvada zamanını çocuklarla geçiren ümmühan hanım çocukların yanında huzuru bulduğunu bize sevinerek anlatıyor. annesine ve ablasına yakın evinde kızıyla sakin yaşama kavuşan ümmühan hanım öfkesini sevgi ile yeniyor. o artık geleceğe daha umutlu bakıyor. Hayatı çocuklarla paylaşmaya devam edecek…. Annesi şerife hanım hiç okula gitmemiş. Bu yangın içinde kaldığından kızlarını okutmaya ahd eder. Belçika’da ev kadını olarak köy yaşamından kurtulan şerife hanımın mutlu bir ailesi olur. Bu hayatı çocukları şerife hanımın. Çocukları kepaze etmemek önemliydi bizim için diyor. Şimdi kızların çalışmasını çok olumlu karşılıyor. Onun şimdi en büyük üzüntüsü Ümmühan. Şerife hanım mutluluğu beş altı ay gittiği göreme de ki bağlarında bahçelerinde buluyor. Türkiye’ de daha mutluyum diyor gülümserken. Figen hanım 7 yaşındadır belçika ya geldiğinde. Ablası figen hanım Ümmühan’a çok düşkün. Ailece oturup çay içerken şerife hanımın pastaları gözümüzü şenlendiriyor. Figen hanım üç çocuğuyla mutlu bir evliliği var. Kardeşini destekleyen figen hnaım onun çok değiştiğini anlatıyor. Belçika’ yı seven figen hanım tipik bir ikinci kuşak. Eşi ahmet bey i yağmurda yakaladık. Ahmet bey siyasetle de yakından ilgilenen sosyal bir insan. Son yapılan yerel seçimlerde ilk kez çok sayıda türk yer aldı ve yerel meclislere seçildi. Cinayet gününü ahmet bey anlatırken o günlerin acı dolu olduğunu belirtiyor elbette. Belçikada Türklerin cinayete çok karıştığını öğreniyoruz. Namus cinayetlerinin önemli bir yer tuttuğu bu cinayetler gazetelerin baş sayfalarında yer alan haberler.

ALİ BEY İnsanın başına umulmadık olaylar gelir. Bir ocak ayı Ali beyin başına da gelen beklenmedik olandır. Soyguncu tarafından vurulup ölümden dönen ali bey o günü ayrıntıları ile ilk kez bize anlattı. Çünkü bu olayın psikolojik etkisini unutmaya çalışan Ali bey anlatmayı pek sevmiyor. Filmlerde yaşanan soygun ya da cinayet hayatın içinde de yer alıyor maalesef. O günü an be an yaşayan ali bey aynı heyecanı hissetti sanki. Soygun günü soğukkanlılığı korumanın önemini anladım demesine rağmen ali bey bir an öfkeye kapılınca kurşunu yer. Ölümden dönen ali bbey iki ay sonra ancak normal yaşama kavuşur. Soyguncu bugüne kadar yakalanmamış. Soygundan sonra aylarca “bir ses” in peşine düşen Ali beyin psikolojisi sarsılır. Çünkü her sesi soyguncunun kine benzetip tedirgin olmaktadır. Ölümden dönmek elbette hayata bakışını değiştirir Ali beyin. Artık sadece para kazanmak önemini kaybeder. Daha sosyal bir insna haline gelir. Toplumsal değerlere sıkı sıkı sarılır. Afyon’ un bayat kazasından 1974’ de gelen babası 75’ de onu ve annesini getirir brüksel’e. Ama o arkadaşlarını özler . Tek başına türkiye’ ye döner. Hayal ettiği okula girer. Tek aşına yaşamanın sorumluluğu onu başarılı kılar. Avrupa’da eğitim sistemini görmek bile Ali beyin ufkunu açmıştır. Türkiye’deki kadına bakışla Belçikayı karşılaştıran Ali bey Türkiye yi bu konuda geri buluyor. Türkiye ve Belçika arasında bir git gel yaşamış ali bey. Ücretli bir iş bulsa iş adamı olmayı düşünmeyecektir ama iş bulamaz. Memlekette çobanlık yapan, tarımda çalışan ali bey bugünlerin hayalini kuramadığını söylüyor. Köyde bile kirada oturmaktadırlar ailece. 41 yaşındaki Ali bey kendini geliştirmeye ve öğrenmeye çok meraklı. Onu hem maddi hem manevi zenginliğe taşıyan bu merakı olmuş. Eşi Nazike hnaım da o kötü günü hatırlamak istemiyor. O ambulansın sesi hala kulaklarında. Yoğun bakımda eşini heyecanla bekleyen Nazike hanım bugün olayın seneyi devriyesinde tüm ailenin sarsıldığını anlatıyor. Yakup o günlerde 11 yaşındadır. Pek bir şey hatırlamadığını söylerken babasını kaybetme korkusunu taşıdığını belirtiyor özellikle. Hülya hanım çalıştığı ali beyi iyi insan olarak tanımlıyor. Türkçesinin zayıf olduğunu söyleyen Hülya hanım zor dönemlerde okumuş.

İKİ GENCİN ÖYKÜSÜ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

· İÇİMİZDEN BİRİ ASLINDA. İSTANBUL DA DOĞAR. BEŞ YAŞINDA AİLESİYLE İSVİÇRE YE GELİR. ZÜRİH DE İLKOKULU BİTİRİRLERKEN BABALARI TÜRKÇE KONUŞAMADIKLARI GEREKÇESİ İLE AĞABEYİ İLE ONU TÜRKİYE YE GERİ GÖNDERİR. BU SEFER TÜRKÇE BİLMEDİKLERİ İÇİN YABANCI KALIRLAR. FARKLI BİR EĞİTİM SİSTEMİ VE İNSAN İLİŞKİLERİ İÇİNDE BOĞULURLAR. KONUŞARAK ANLAŞMAYI ÖĞRENMİŞ BU ÇOCUKLAR EVDE BABALARINDAN YEDİKLERİ DAYAĞIN BİR KAÇ KATINI DA OKULDA YERLER. HAKSIZLIK ÇOK DOĞALDIR TÜRKİYE DE. ONLARIN İSVİÇRE DE ÖĞRENDİĞİ ADALET DUYGULARI SARSILIR. AMA ÇİLELERİ BİTMEZ. BABALARI BİR KEZ DAHA ONLARA SORMADAN KARAR VERİR VE UYGULAR. İKİ KARDEŞİ TERÖR NEDENİYLE TEKRAR İSVİÇREYE GERİ GETİRİR. UNUTTUKLARI DİL YÜZÜNDEN YENİDEN YIL KAYBEDERLER VE YABANCI MUAMELESİ GÖRÜRLER. İKİ KARDEŞ HİÇ BİR YERE AİT OLAMAZ İKİ KÜLTÜR ARASINDA GİDİP GELİRLER BOYUNA. BABASI ÇOCUKLARININ HAYATINA EMREDEREK YÖN VERMEYE DEVAM EDER. HİÇ SEVMEDİĞİ ARABA TAMİRCİLİĞİ MESLEĞİNİ YAPMASINI İSTER. AKLINCA TÜRKİYE DÖNECEKLER VE DÖNÜNCE OĞULLARI TAMİRHANE AÇACAK VE HAYATLARI KURTULACAKTIR. BU HİÇ SEVMEDİĞİ MESLEĞİ OKUYAN AHMET İYİCE BUNALMIŞTIR ARTIK. KEKELEDİĞİ İÇİN, YABANCI OLDUĞU İÇİN ONUNLA ALAY EDİLİNCE BİR MESAİ ARKADAŞINI ZİFT TABANCASI İLE ZİFTE BOYAR. BİR KAVGAYA KARIŞIR VE ADAM YARALAMAKTAN HAPSE DÜŞER. ZATEN TÜM BU OLUP BİTENLER SIRASINDA ALKOLİZM BAŞLAR. ANA BABA 17 YIL ÖNCE TÜRKİYE YE DÖNER . AHMET O YIL EROİNE BAŞLAR. GERİYE DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLA GİRİŞ O GİRİŞ OLUR. AĞABEYİ DE ALKOLİZM BATAĞINA SAPLANIR. İKİ KARDEŞ BUGÜN UMUTSUZ VE İŞ GÖREMEZ DURUMDA. KAÇ KEZ BIRAKIR EROİNİ KAÇ KEZ ABŞLAR. BUGÜN GÜNDE ÜÇ KEZ DOKTORA GİDİP İĞNE OLMAKTA VE AĞRI KESİCİLER ALMAKTA. HİÇ YEMEK YİYEMEYEN VE BU DURUMDAKİ AHMET AĞABEYİNİN KENDİSİNDEN DE KÖTÜ OLDUĞUNU SÖYLÜYOR. ÜSTELİK EVLEN DÜZELİRSİN DENDİĞİ İÇİN EVLİLİK YAPMIŞ VE İKİ ÇOCUĞU DA ORTADA KALMIŞ BİR ÖYKÜ. AHMET BEN ELALEMİN KIZININ BAŞINI YAKMAM DİYEREK BENİ EVLENDİRMELERİNE KARŞI KOYDUM DİYOR. BU DURUMDAKİ ÇOCUKLARINI EVLENDİREREK KURTARMAYI DÜŞÜNEN CEHALET NEDENİYLE ÇOK DRAM YAŞANMAKTA AVRUPA’ DA. ANNE BABALAR ÇOCUKLARININ HAYATLARININ TEK YÖNETİCİSİ OLMAKTAN VAZGEÇMEK ZORUNDA. ONLARIN DA BİR AKLI,FİKRİ OLDUĞUNU, BİREY OLDUĞUNU ANLAMAK ZORUNDA. AHMET HERKESE ÖRNEK OLACAK BİR ÖYKÜ. İKİ GENCİN KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ.

BİR KADIN PORTRESİ

Ağustos 17 2002Yorum Yok Kategori: Analiz

Balıkesirli Döndü Kartal yaşamı kanatlarının ucunda taşıyan bir kadın. Beş çocuğunu büyütmek için tek başına yaşam mücadelesi veren Döndü hanım hiç dil bilmeden almanya’ da çalışmaya başlamış. Disburk ‘da yaşayan ailede eşi sürekli kumar oynayan , ailesine bakmayan sorumsuz biridir. Genç kadın eşinin acı dilinden , kıskançlığından çektiği bir yana çocuklarının tüm sorumluluğu onun sırtındadır. Memleketten yemeğini bile alır getirir. Haftalarca eve gelmeyen canı isteyince eve uğrayan bir erkek ve beş çocukla tek başına okuma yazma bile bilmeyen bir kadın. Gerektiğinde amelilik yapar gerektiğinde yerleri siler çocukalrını doyurmak için. İki kızı Meral ve Elif onun eli ayağı olur. Ana kız dayanışması onları bugüne getirir. Elif mükemmel Almancası ile dili Meral hanım ise ev işleriyle eli olur onun. Oğulları kayıp bir babanın sorunlu çocukları. Onları da kurtarmak ve kazanmak için büyük bir çaba harcar Döndü hanım. Kartal pençelrini yaşama geçirrir ve sonuna kadar direnir. Bir çöplük olan park yakınındaki bu yerde içinde açamayan tüm çiçeklerin açmasını sağlar. Kendi elleriyle her şeyleri diker, sular , bakar. Bu bahçe onun gözyaşlarıyla ıslattığı çiçeklerin renkli dünyası gibi. Ektiği sebzelerini severek toplarken tüm bu sıkıntılara rağmen gülen, iyimser yüzü onun güçlü yanı. O hep çöplükten bir çiçek bahçesi yaratmak için uğraşmış ve başarmış bir kadın. Bugün 9 torunu ve çocuklarıyla istediği dünyayı yaratmış. Bacı İmbiss tek yaprak döner yapan, dolmalar saran lokanta . Yanında çalışanlar hep aileden. İlk önce seyyar bir araba ile başladığı yemek işinde bu gün başarılı bir iş kadını artık. Onun yemeklerini Almanlar da seviyor. Elbette her şey geçer ama delip de geçer derler. Onun da bir çok sağlık sorunu bugün geçen acı günlerin anısı olarak kalan. Yine de Döndü Kartal en umutsuz durumlardan çıkılabileceğinin canlı örneği.

Sayfa 1 / 212»